<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>MemoBlog &#187; Konuk Yazarlar</title>
	<atom:link href="http://www.mehmetperdeci.com/category/konuk-yazarlar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mehmetperdeci.com</link>
	<description>Kişisel Bir Blog</description>
	<lastBuildDate>Sun, 25 Jul 2010 14:39:32 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>M. Öztürk: Küçük Bir Oyundu Hayal</title>
		<link>http://www.mehmetperdeci.com/m-ozturk.html</link>
		<comments>http://www.mehmetperdeci.com/m-ozturk.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Sep 2009 22:39:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Memo</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Düş]]></category>
		<category><![CDATA[Hayal]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[M. Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Oyuncak]]></category>
		<category><![CDATA[Rüya]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmetperdeci.com/?p=492</guid>
		<description><![CDATA[Küçük bir çocuğum ben, küçücük. Hiç kimsenin düşünemediği hayalleri düşlerim. Küçük bir çocuğum ben hayallerini uçsuz bucaksız kılan bir tanrı kadar büyüğüm.
Üç, dört yaşlarındaydım oyuncak bir arabam vardı çok hızlıydı, siyahtı. Hiç hayallerim kırılmadı. Kırılmazdılar ki yoktu onların metalleri. Bilmem nasıl anlatsam size, kimse göremezdi onları o yüzden kıramadılar. Yalnızca benden dinledikleriyle bildiler arabamı. Düşüncelerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Küçük bir çocuğum ben, küçücük. Hiç kimsenin düşünemediği hayalleri düşlerim. Küçük bir çocuğum ben hayallerini uçsuz bucaksız kılan bir tanrı kadar büyüğüm.</p>
<p>Üç, dört yaşlarındaydım oyuncak bir arabam vardı çok hızlıydı, siyahtı. Hiç hayallerim kırılmadı. Kırılmazdılar ki yoktu onların metalleri. Bilmem nasıl anlatsam size, kimse göremezdi onları o yüzden kıramadılar. Yalnızca benden dinledikleriyle bildiler arabamı. Düşüncelerine ben soktum ben çıkardım. Hayal değildi ben yapmıştım. Dedim ya, küçücük bir çocuğum ben, hayallerini uçsuz bucaksız kılan bir tanrı kadar büyüğüm. Sonra arabamı aldım koydum kenara. Uçağım oldu büyük mü büyük. Ben uçurdum onu, ben anlattım insanlara onu. İzin vermedim kırmalarına parçalamalarına ve benim için en önemlisi olan uçağımı düşürmelerine. Düşüremezdiler ki zaten beni düşürmeden yere. İzin vermedim onlara. Çünkü küçücüktüm. Uçağıma yolcu olarak bile almadım bencildim ben. Hayallerimde bir tek ben uçabilirdim. Ben düşerdim başkaları değil.</p>
<p>Küçük bir çocuğum ben. Küçücük. Hiç kimsenin düşünemediği hayalleri düşlerim. Küçük bir çocuğum ben hayallerini uçsuz bucaksız kılan bir tanrı kadar büyüğüm.</p>
<p>Biraz büyümüştüm artık yedi, sekiz yaşlarındaydım. Arabamı simsarlara satmadım. Üç, dört yaşlarındaki bir arkadaşıma verdim. Çok güzel bir şeker karşılığı… Şimdi artık büyük bir futbolcuyum. Öyle ki gökyüzünden bakınca kendimi görüyorum. Hayal değildi gerçekti. Sokak aralarında topu kaleden içeri sokunca… İzin vermedim beni kaleden içeri sokmalarına. Sonra güzel bir evim oldu, dünyalar tatlısı karım ve çocuklarım. Hayal değildi, gerçekti. Derme çatma bir kulübe yapmıştık Tuğçe ile. Kimseler bilmezdi o kulübenin büsbüyük bir ev olduğunu, hatta benim köşküm olduğunu. Tuğçe kim mi? Benim ilk aşkım. Bizim sınıftaydı. Onunla oynardık evcilik oyunlarını. Evcilik dediğime bakmayın gerçekten evliydik. O, annesinin tarağını alır şarkı söylerdi. Dünyanın en etkili sesli şarkıcısıydı. Söylemedik kimselere. Biz dünyanın en küçük çocuklarıyız. En küçükleri hem de. Öylesine küçük ki ufacık bir kulübeyi devasa köşklere dönüştüren… Biz küçücüğüz.</p>
<div class="wp-caption aligncenter" style="width: 410px"><img title="Hayal" src="http://img141.imageshack.us/img141/5725/buyuk.jpg" alt="Hayal" width="400" height="270" /><p class="wp-caption-text">Hayal</p></div>
<p>Küçük bir çocuğum ben. Küçücük. Hiç kimsenin düşünemediği hayalleri düşlerim. Küçük bir çocuğum ben hayallerini uçsuz bucaksız kılan bir tanrı kadar büyüğüm.</p>
<p>On üç, on dört yaşlarındaydım artık. Büyümenin verdiği huzursuzlukla bıraktım arabaları köşkleri uçakları. İnsanlar nasıl olduysa hayallerimin içine sızdılar bir düşman gibi. Nasıl oldu bilmiyorum. Büyümüştüm galiba. Küçülüyorum gitgide. Tek hayalim olmuştu insanların benim için uygun gördüklerini yapmak, başarmak. Kulübeden yapmayı başardığım köşk nereye gidiyordu? Ya ellerimi uçurduğum uçak? Benden istedikleriyle nefes almak benim verebildiklerimle zorla aldığım nefesi geri vermek. Küçük bir çocuk vardı içimdeki denizde boğulması için taş bağlamışlardı bileklerine. Küçücük bir çocuk değildim artık, büyümeye yüz tutmuş bir günah elçisi.</p>
<p>Eskiden küçüktüm ben, hayallerini tanrı kadar uçsuz bucaksız kılan. 20’yi çoktan geçmiştim, hayallerimi de. O uçsuz bucaksız yolda örülen duvarı geçememiş benim hızlı siyah arabam. Hayallerim bir insan kadar şimdilerde. Ne bir kulübeyi köşke dönüştürmek, ne bir uçağı ellerime sığdırmak, ne de ilkokul aşkım Tuğçe’nin sevdiğim yemekleri. Artık her şey bir insan kadar, her şey…</p>
<p>Biliyor musunuz, küçük bir çocuktum ben. Küçücüktüm. Hiç kimsenin düşleyemediği hayalleri de düşlerdim. Küçük bir çocuktum ben, hayallerini uçsuz bucaksız kılan bir tanrı kadar büyüktüm.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmetperdeci.com/m-ozturk.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Caner Kerimoğlu: Yumuşak G Bizimdir</title>
		<link>http://www.mehmetperdeci.com/caner-kerimoglu-yumusak-g-bizimdir.html</link>
		<comments>http://www.mehmetperdeci.com/caner-kerimoglu-yumusak-g-bizimdir.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2009 23:44:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Memo</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Can Gürzap]]></category>
		<category><![CDATA[Caner Kerimoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Uğur]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yumuşak G Bizimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmetperdeci.com/?p=251</guid>
		<description><![CDATA[Aşağıda, Dokuz Eylül Üniversitesi&#8217;nde Yardımcı Doçent olan arkadaşım Caner Kerimoğlu&#8217;nun yazmış olduğu ve iki bölüm olan &#8220;Yumuşak G Bizimdir&#8221; adlı yazısını bulabilirsiniz. Bu yazı Radikal Gazetesi&#8217;nde de yayınlanmıştı.
Yumuşak G Bizimdir &#8211; 1
“Bizim sorunumuz sokaktaki Ahmet amca ile değil, görevleri gerektirdiği halde Türkçeyi konuşamayanlar”
Radikal İki&#8217;de yayınlanan &#8220;İstanbul Türkçesi ve Ğ&#8221; başlıklı yazısında Fuat Uğur, &#8220;Dile yön [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aşağıda, Dokuz Eylül Üniversitesi&#8217;nde Yardımcı Doçent olan arkadaşım Caner Kerimoğlu&#8217;nun yazmış olduğu ve iki bölüm olan &#8220;Yumuşak G Bizimdir&#8221; adlı yazısını bulabilirsiniz. Bu yazı Radikal Gazetesi&#8217;nde de yayınlanmıştı.</p>
<p><strong>Yumuşak G Bizimdir &#8211; 1</strong></p>
<p><strong>“Bizim sorunumuz sokaktaki Ahmet amca ile değil, görevleri gerektirdiği halde Türkçeyi konuşamayanlar”</strong></p>
<p>Radikal İki&#8217;de yayınlanan &#8220;İstanbul Türkçesi ve Ğ&#8221; başlıklı yazısında Fuat Uğur, &#8220;Dile yön veren devlet kurumları İstanbul Türkçesini esas alıyorsa, bu lehçe neden okullarda eğitim olarak verilmiyor?&#8221; diye soruyordu. Her şeyden önce Fuat Bey&#8217;e Türkçe konusundaki hassasiyeti için teşekkür edelim. Fuat Bey yazısında ilk olarak Türkçe&#8217;nin yazıldığı gibi okunduğu ya da okunduğu gibi yazıldığı konusunda yaygın bir kanı olduğunu ama bunun gerçekte böyle olmadığını, bazı seslerin (özellikle ğ) yazı dilimizin dayandığı İstanbul Türkçesinde yok sayıldığını belirtiyor ve bunu Fransızca&#8217;daki &#8216;h&#8217; sesinin yazılıp okunmamasına benzetiyor. Okullarda İstanbul Türkçesi&#8217;ndeki bu tür ses düşürme veya değiştirme özelliklerinin verilmesi gerektiğini savunuyor. Zaten dile yön veren televizyon ve tiyatrolar aracılığıyla güzel konuşma eğitiminin halkın bilinçaltına yerleştirilmeye çalışıldığını ama okullarda bu eğitim verilmediği için sokakta İstanbul Türkçesi dışında bir Türkçe konuşulduğunu ifade ediyor.</p>
<p>Fuat Uğur&#8217;un geçen hafta söylediklerini bu şekilde özetledikten sonra kendi görüşlerimize geçelim. Fuat Bey şundan emin olsunlar ki, Türkçe yazıldığı gibi okunan ya da okunduğu gibi yazılan bir dildir. Bu konuda Fransızca, İngilizce gibi dillerle karşılaştırılamaz bile. Yazı dilimizin dayandığı İstanbul Türkçesinde bazı seslerin düşürülmesi ya da değiştirilmesine gelince&#8230; Fuat bey bu konuda güzel örnekler veriyor: Yazı dili(yd) geleceğim, İstanbul Türkçesi (it) gelicim; yd geleceksin, it geliceksin, yd gelmeyeceğim, it gelmicem; yd bir dakika, it bi dakika vb&#8230; Bu kelimelerden sonra da &#8220;Öyleyse ben Casio&#8217;yu tam menfaatine uygun olan bu yola doğrultmakla neden hain olayım?&#8221; cümlesinin İstanbul Türkçesi&#8217;ne uygun olarak şu şekilde söylenmesi gerektiği ifade edilmiş: &#8220;Öyliyse ben Casio&#8217;yu tam menfaatine uygun olan bu yola doorultmakla neden hain oliim?&#8221;</p>
<p><strong>Dil Canlıdır, Değişir.</strong>İnsanoğlu, en basit ve doğru tanımıyla bir iletişim aracı olan dili kullanırken en kısa yoldan meramını karşısındakine aktarmayı amaçlar. Bunu yaparken de söylemekte zorlandığı sesleri düşürür ya da değiştirir. Diller tarihi bunun örnekleriyle doludur. Bugün sokakta geliyom olarak kısaltılan geliyorum kelimesi 14-15. yüzyıllara ait metinlerde geleyorırvan şeklindeydi. Yani bugün yazıya geçirdiğimiz şekiller de aslında daha önceki şekillerin değişmesiyle oluştu. Bu değişim devam edecek. Fakat konuşma dilindeki her değişiklik hemen yazıya geçmez. Çünkü yazı tutucudur. Konuşma dilindeki her değişiklik yazıya geçirilirse bir iletişim aracı olan dil bu özelliğini yitirir. Her dilde konuşma ve yazı dili arasında bir farklılık vardır. Ama Türkçe bu konuda sabıkası (bu bir sabıka ise) en az olan dillerden ve biz yazı dili ile konuşma dili arasındaki farkları okullarda öğretmeye kalkarsak, gramerini doğru dürüst öğretemediğimiz Türkçeyi, yazma ve konuşma konusunda da büyük sorunların içine atmış oluruz. Ayrıca Fuat beyin verdiği örnekler sadece İstanbul Türkçesi için geçerli değildir. İzmir&#8217;in köyündeki çiftçi Ahmet amca da gelmicem, gitmicem der. Bu meramını en kısa yoldan, en çabuk şekilde ifade etmenin bir sonucudur. Bunun için eğitime gerek yoktur. Yazı dilimizin İstanbul Türkçesine dayandırılmasının sebebi Türkçenin en güzel burada konuşuluyor olmasıydı. Eski İstanbul beyefendileri ve hanımefendileri &#8216;gelmeyeceğim&#8217;i ısrarla &#8216;gelmeyeceğim&#8217; şeklinde telaffuz ettikleri için Türkçeyi güzel konuşuyorlardı, doğrultmaya &#8216;doorultma&#8217;, bir dakikaya &#8216;bi dakka&#8217; dedikleri için değil. Bugün İstanbullular farklı konuşuyor, okullarda da buna uyulsun ki sokakta İstanbul Türkçesi konuşulsun gibi bir önerinin hayata geçme ihtimali bile olamaz. Dil insanlar gibi canlı bir varlıktır, gelişir, değişir. İstanbullular bugün &#8216;gelmiycekler&#8217; derken, 100 &#8211; 150 yıl sonra &#8216;gemicekler&#8217; demeye başladığında okullarda bu kez bunun eğitimini mi vermeye başlayacağız? Kaldı ki taksi şoförü Ahmet günlük koşuşturma içerisinde asla İstanbul Türkçesine uymayı düşünmez. Almanya&#8217;daki manav Hans ya da İngiltere&#8217;deki kasap John da en mükemmel Almanca ya da İngilizce ile konuşma telaşında değildir. Bu böyle olmalıdır demek istemiyorum, onlar işleri gereği bu tür bir sorumluluğu taşımak zorunda hissetmezler kendilerini. Bu sorumluluğu asıl taşıması gerekenler, tiyatrocular, televizyoncular, radyoculardır.</p>
<p>Dil ile sıkı bir ilişki içerisinde olup konuşmaları halk tarafından örnek alınan kişiler bu sorumluluğu taşımak zorundadırlar. Dil eğitimini çok iyi almaları gerekir. Ama Fuat beyden öğreniyoruz ki TRT ve devlet tiyatrolarına bu eğitim için gelenlere söylenen ilk şey &#8220;Türkçe yazıldığı gibi okunmaz.&#8221; Konservatuvarda okuyan bir arkadaşım, &#8220;Diksiyon hocamız &#8216;değil&#8217;i &#8216;diil&#8217; biçiminde telaffuz etmemizi istiyor&#8221; dediğinde bunu o hocanın cahilliğine vermiştim. Fuat beyin şu sözleri bunun bilinçli, planlı bir şekilde yapıldığını ispatlıyor: &#8220;İstanbul lehçesini televizyonculuk deneyimimin başladığı sırada aldığım dört aylık kursun başladığı tarihe dek bilmiyordum ve bize orada söylenen ilk şey &#8216;Türkçe okunduğu gibi yazılmaz ya da yazıldığı gibi okunmaz&#8217; şeklindeydi.&#8221; Bu da gösteriyor ki bizim sorunumuz sokaktaki Ahmet amca ile değil, görevleri gereği güzel Türkçe konuşmak durumunda olanların aldıkları &#8216;İstanbul Türkçesini güzel konuşma kursları&#8217; sonucunda Türkçeyi konuşamamaları.</p>
<p><strong>Yumuşak G Bizimdir &#8211; 2 </strong></p>
<p><strong>Biz Türkçenin gramerini doğru dürüst öğretebilmiş değiliz. İmla konusunda bile bir sürü tartışma var. Bunlara ek olarak, çocuklara yazı dili ile konuşma dili arasındaki farkları öğretmeye kalkarsak, işin içinden çıkamayız.</strong></p>
<p>19 Mayıs 2002 tarihli Radikal İki&#8217;de &#8220;Yumuşak G Sizin Olsun&#8221; başlıklı yazısıyla ağzımın payını veren ünlü sanatçımız ve yeni &#8220;fonetik uzmanımız&#8221; sayın Can Gürzap&#8217;a teşekkür ederim. Böyle bir yazıya ihtiyacım vardı doğrusu. Türkçe&#8217;de kaç sesin bulunduğunu, nerelerde benzeşme görüldüğünü, &#8220;kaynaştırma&#8221;nın nasıl gerçekleştiğini bu yazı sayesinde öğrendim. &#8220;Türkçeyi en iyi bilen ve konuşan sanatçılar ve eğitmenlerin görev yaptığı (Sayın Gürzap&#8217;ın ifadesi) Dialog adlı eğitim kurumunda&#8221; ders veren Sayın Gürzap, bu kurumda eğitim alan Fuat Uğur&#8217;u eleştirdiğim yazıma çok kızmış. Beni Fuat beye hakaret etmekle suçluyor. Oysa yazımda Fuat beye kişisel bir saldırı söz konusu değildi. Sadece görüşüne katılmadığımı ifade etmiştim. Buna karşılık Sayın Gürzap&#8217;ın yazısı baştan sona hakaret dolu. Radikal okurlarından ve lise eğitimine geri dönmemi öneren Sayın Gürzap&#8217;tan özür dileyerek cevap hakkımı kullanıyorum.</p>
<p>Can bey yazısının girişinde yazımın çelişkiler ve anlatım bozukluklarıyla dolu olduğunu belirttikten sonra (nedense bu çelişkileri göstermemiş) fonetik bilimi konusundaki engin bilgilerini bizlerle paylaşmış. Bu bilgilerin yazımla ne ilgisi olduğunu hâlâ anlayabilmiş değilim. Çünkü ben yazımda darlaşmaların ve ses düşürmelerinin konuşma dilinde ortaya çıkmadığı şeklinde bir görüşü savunmadım. Tam tersi bunların sık sık olduğunu belirttim. Bu büyük fonetik uzmanı karşısında haddimi aşma pahasına da olsa, verilen bazı bilgilerin yanlış olduğunu ifade etmek isterim.</p>
<p><strong>Aaa! Anlatım Bozukluğu </strong><br />
1. Sayın Gürzap&#8217;ın &#8220;benzeşme&#8221; tanımını fonetik bilimine yeni bir katkı kabul edip sizlerle paylaşmak istiyorum: &#8220;Bir ses yanındaki sesin etkisi altında kaldığı zaman bir-iki sesten birinde değişme olur.&#8221; (Aaa! Anlatım bozukluğu) Verilen örneklerden bazıları da şunlar: &#8220;nka, Ankara; nke, denk; nf menfaat&#8221; Önce şu tanımı düzeltelim:<br />
&#8220;Benzeşme: Bir sesin çıkış yeri ya da biçimi açısından bir başka sese benzer ya da eş duruma getirilmesi olayıdır.&#8221; (Prof. Dr. Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil, 2. cilt, Ankara, 1998 48.s.) Verilen örnekleri sağdan okudum, soldan okudum ama bahsedilen değişmeye rastlamadım. Benzeşmeye doğru örnekler verelim ki Radikal İki&#8217;yi okuyan öğrenciler sınavlarda düşük not almasınlar: Farsça penbe / Türkçe pembe ; Arapça menba / Türkçe memba, Ar. anbar / Tü. ambar</p>
<p>2. &#8220;Yazı dili 29 harf olmasına rağmen, konuşma dilimizde 48 ses vardır&#8221; dendikten sonra Türkçe&#8217;de dört ayrı n sesi olduğu ifade edilmiş. Bu dört n için şu örnekler var: nka Çankaya; nke renk; nf konfor; ny manyak. Bu yöntemle Türkçe&#8217;deki seslerin sayısını yüze çıkarabiliriz. Her ses yanındaki sese göre elbette bir farklılık gösterir. d sesi &#8220;deniz&#8221; kelimesinde ince ünlü yanında farklı, &#8220;dayak&#8221; kelimesinde kalın ünlü yanında farklıdır. Fakat bu onların yeni bir ses olduğu anlamına gelmez. n sesine gelince&#8230; Bugün işaretlemediğimiz bir n sesi vardır, bu da nazal n (§) sesidir. Harf devriminden önce kullandığımız Arap alfabesinde gösterilen bu ses, bugün kullandığımız Latin alfabesinde gösterilmiyor. Latin alfabesi kullandığımız alfabeler içinde Türkçe&#8217;ye en uygun olanı. Gürzap, Latin alfabesiyle gösteremediğimiz ses sayısını yaklaşık 20&#8242;ye çıkarıyor. Bu sayı, çok önemli çalışmalar sonucunda ulaşılmış bir sayı olsa gerek!</p>
<p>3. Yazımı, anlatım bozuklukları ile dolu olduğu gerekçesiyle eleştiren Can beyin şu ifadesine dikkat: &#8220;Eylem ve eylemsi ekler olan -a, -e, -an, -en, -arak, -erek, -acak, -ecek ekleri..&#8221;. &#8220;Eylem ve eylemsi ekler&#8221;. Buradaki anlatım bozukluğunu bakalım kim bulacak?</p>
<p>4. Sayın Gürzap ğ sesinin çıkartılamayacağını, bu nedenle bu sesin yanındaki ünlülerin uzayacağını savunuyor. ağlamak= aalamak, boğmak= boomak. Bu sesin tam olarak çıkartılmaması ünlünün uzatılacağı anlamına gelmez. &#8220;Cahil&#8221; kelimesindeki uzun a sesini, ağlamak kelimesinde asla duyamayız. (Türkçe&#8217;de uzunluk konusunu merak edenlere güzel bir kitap: Prof. Dr. Talat Tekin, Türk Dillerinde Birincil Uzun Ünlüler.)</p>
<p><strong>Kuralları Kim Belirler? </strong><br />
       5. Dilbilimde &#8220;kaynaşma, kaynatma, kaynaştırma&#8221; terimleri artık kullanılmıyor. &#8220;y&#8221; sesi de &#8220;kaynaştırma harfi&#8221; değil, &#8220;yardımcı ünsüz&#8221;dür.</p>
<p>6. Can bey &#8220;yazı dilinde bazı kurallar varsa, konuşma dilinde de bazı kurallar vardır ve bunlar saptanmıştır&#8221; diyor. Asıl sorun burada. Bu kuralları kim saptıyor? Tiyatrocu ve televizyoncu olmak bu kuralları belirlemek için yeterli midir? Bu belirlenen kurallara göre &#8220;geleceğim&#8221;i geliciim, &#8220;bir dakika&#8221;yı bi dakka şeklinde mi telaffuz edeceğiz? Tek doğru bu mudur?</p>
<p>7. Sayın Gürzap yazımı iyi okumamış olacak ki &#8220;insanoğlu en basit ve doğru tanımıyla bir iletişim aracı olan dili kullanırken en kısa yoldan meramını karşısındakine anlatmayı amaçlar&#8221; şeklindeki ifademi, dilin zenginliğini, estetiğini, derinliğini yok sayan bir ifade olarak değerlendirmiş. Bu cümleyi çekip aldığınızda bu sonucu çıkarırsınız. Ancak bu ifade yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark açıklanırken geçmişti ve özetle şu savunuluyordu: Her dilde yazı dili ile konuşma dili arasında bir fark vardır. Bunun nedeni, yazı dilinin tutucu, konuşma dilinin değişken olmasıdır. Günlük hayatta yazı diline uyayım endişesi taşımayız, söylemekte zorlandığımız sesleri değiştirir, düşürürüz. Bu, her dilde böyledir. Fakat Türkçe bu konuda İngilizce ve Fransızca gibi dillere göre şanslıdır. Çünkü yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark bu dillere göre daha azdır.</p>
<p>8. Fuat beyi eleştirmemin nedeni, bu farklılıkların okullarda öğretilmesini önermesiydi. Bunun doğru olmayacağını savundum. Çünkü biz Türkçe&#8217;nin gramerini doğru dürüst öğretebilmiş değiliz. İmla konusunda bile bir sürü tartışma var. Bunlara ek olarak, çocuklara yazı dili ile konuşma dili arasındaki farkları öğretmeye kalkarsak, işin içinden çıkamayız. Bu açıklamalardan sonra, oyunculuğunu büyük bir zevkle izlediğimiz Sayın Can Gürzap&#8217;ı sakin olmaya davet ediyorum. Bu satırların yazarı, Sayın Gürzap gibi, bir tiyatro star&#8217;ı, iyi bir oyuncu, iyi bir öğretim üyesi, iyi bir fonetik uzmanı değil. Kendi köşesinde dil ile ilgilenen bir fani. Bilginin değerini bilen ve bilgiye saygı duyan bir fani. Farklı düşünenleri bilgisizlikle suçlayıp lise eğitimine geri dönmeye çağıramayacak kadar fani birine niye bu kadar sinirlenilir ki?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmetperdeci.com/caner-kerimoglu-yumusak-g-bizimdir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
