Serkan Aktaş
08 Kasım 2009Bu çocuğu size nasıl anlatsam bilemiyorum. Herhalde kendisi hiperaktifliğin son noktasıydı. Hayatımda tanıdığım en hiperaktif arkadaşımdı. 8 – 9 yaşlarındaydık. Ne zaman onlara gece oturmasına gitsek ya da onlar bize gelseler acayip atraksiyonlara girişirdik. Onun kadar olmasa bile bende ona ayak uydurmaya çalışırdım çoğu zaman. Ama kendisinin dolabın üzerine çıkıp oradan koltuğa balıklama atlayışını yapmaya bir türlü cesaret edemedim.
İlerleyen zamanlarda, yani ergenlik dönemlerimizin başlarında müziğe merak sardık. Metallica dinlemeye başladık. Elimize geçen kasetleri birbirimize kopyaladık. Hatta çoğu zaman aramızda “ben daha çok biliyorum, sen daha az biliyorsun” şeklinde çatışmalar da oldu. Müzik konusunda hep birbirimize bir üstünlük kurma çabasındaydık. Serkan bir org alarak benden bir adım öne geçmişti. Ama çaldığını hatırlamıyorum. Ne de olsa dinlediğimiz müzik türüyle kel alaka bir enstrümandı.
Müzik konusundaki üstünlük kurma çabalarımız, aynı şekilde Commodore 64 ve Amiga 500 arasında hangisinin daha iyi olduğu tartışmalarıyla devam etti. Benim Commodore’umun onun Amiga’sından daha iyi olduğunu savunurdum ben. Bunun doğru olmadığını bende biliyordum aslında. Ama onu kızdırmak hoşuma gidiyordu. Hatta çoğu zaman benim onla dalga geçtiğimi anlayıp gülerek bana saldırdığı bile oluyordu.

Serkan Aktaş
Serkanla çok iyi arkadaştık. Kendisi futbolun “f”sinden anlamıyordu. Fakat buz gibi kış akşamlarında okul çıkışı kendisiyle teketek maçlar yapıyorduk. Soğuktan boğazımız yanana kadar. Ama ikimizde çok eğleniyorduk. Ben mahalledeki diğer arkadaşlarla maçlar yaparken, Serkan ise sadece benle teketek maç yapmak istiyordu. Bu bakımdan futbol konusunda ben daha iyiydim. (Şimdi fark ettim: Yıllar sonra bile hala ona bir üstünlük kurma çabasındayım gördüğünüz gibi)
Sonra biz İzmir’e taşındık ama arkadaşlığımız telefonla da olsa seyrek görüşmelerle devam ediyordu. Birkaç yıl sonra eski mahallemizi ziyaret için İzmit’e gittik. Gece tek başıma evlerine gittim ve kapıyı çaldım. Serkan beni görünce acayip şekilde mutlu olmuştu. Hemen eski mevzulara girdik tabi. Sanki en son daha dün görüşmüş gibiydik. Onların evine tekrar girdiğim anda eski çocukluk anılarım canlandı birden gözlerimde. Evlerinin çok farklı bir havası vardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde dışarı çıktık. Hava yine buz gibiydi. Yürümeye başladık. Bir taraftan da ona İzmir’i anlatıyordum. Sonra Serkan bir garip oldu. Onca yıldır tanıyordum ama ilk defa böyle bir şeye şahit olmuştum. Adam kaşınıyordu. Vücudunun ön tarafını var gücüyle kaşıyordu. Montunun önünü açıp kazağını sıyırmasıyla birlikte göğsünün kıpkırmızı kabarcıklarla dolduğunu gördüm. Kendini gerçekten kötü hissediyor olacak ki eve gitmek ve yatmak istediğini söyledi. Bende korktuğum için bunun doğru olacağını düşündüm.
Tekrar İzmir’e döndük. Telefonla olan konuşmalarımız devam etti. Hatta telefonda bile birbirimize aldığımız gitarların markalarını söylüyor, yine bir yarış içine giriyorduk. Yaşlar 20’ye yaklaşınca mesafenin de uzak olmasından dolayı kopmaya başladık. Ne kadar konuşmasak da sürekli olarak eskiye dair defterler açıldığında Serkan Aktaş ismini telaffuz ediyordum. Çünkü hayatımda önemli bir yeri vardı. Hatta zaman zaman onların evinde kasete kaydettiğimiz konuşmaları dinleyip gülüyordum.
2003 yılının bir yaz ayında kendisiyle TCDD Akçay dinlenme tesislerinde karşılaştım. Saçlar gitmiş, ses kalınlaşmış, kulaklar küpeliydi. Ama davranış ve konuşma şekli aynıydı. Hiç hesapta olmayan bu karşılaşma beni çok mutlu etmişti. Bir ağaç dibine oturup eski defterleri açtık. Güldük eğlendik. O dönem ikimizde kendimizi müziğe vermiş durumdaydık. Serkan Zardanadam grubunda bas gitar çalıyordu. Ben ise kendi grubum Revolver’da çalıyordum. Güzel bir geceydi. Tekrar görüşme dilekleriyle ayrılırken bunun son görüşmemiz olduğunu bilmiyorduk ikimizde.
2005 yılının Anneler günüydü. Ben bir gün önce bir arkadaşımda kalmıştım ve gün bitmeden eve dönüp anneme aldığım hediyeyi ona vermek için acele ediyordum. Saat gece 10 civarı eve geldim. Hatta aceleden aldığım hediyeyi paket bile yaptıramamıştım. İçeri girip annemin yanına gittim. Hediyesini verdiğim anda ortamda bir gariplik olduğunu sezdim. Hüzünle sevinç aynı anda nasıl olur merak edenleriniz varsa eğer bende ilk orada gördüm bunu. Annem “Serkan ölmüş” dedi. Bir sessizlik oldu. Tanıdığım tek bir Serkan vardı. O anda onun olacağına ihtimal vermedim bile. Aradan geçen sessiz 10 saniyeden sonra “Hangi Serkan?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Ne yazık ki tanıdığım tek Serkan’dı bahsi geçen Serkan. Serkan Aktaş. 24 yaşındaydı.
Duygularımı kolay kolay dışa vuran biri değilim. O anda da öyleydim. Gece yastığa kafamı koyup düşündüğümde bir türlü inanasım gelmiyordu Serkan’ın öldüğüne. Bu kadar hayat dolu bir insanın bir anda ölmesi ona yapılan bir haksızlıkmış gibi geliyor insana. Hani “Sen çok güldün, eğlendin. Gel bakalım artık bu tarafa.” gibi. Ama yapacak bir şey yoktu.
Serkan’la olan anılarımı yazmaya kalksam herhalde 15 – 20 sayfa yazarım. Birlikte o kadar çok zaman geçirdik ki. Kendisi kan kanseri teşhisi konulup hastaneye yattıktan bir ay sonra vefat etmiş. Bir anda yani… Bazen düşünürüm, yukarıda yazdığım vücudundaki kırmızı kabarcıklar acaba bir haberci miydi diye. Belki de üzerine düşmek gerekliydi. Neyse, yazıma Zardanadam grubunun Serkan için yazdığı “Hepsi Hepsi Hayat Nasıl Olsa” adlı parçasıyla son vereyim. Seni unutmayacağım Serkan.
Etiketler: Amiga, Anneler Günü, Commodore 64, Hepsi Hepsi Hayat Nasıl Olsa, İzmir, İzmit, Kan Kanseri, Metallica, Revolver, Serkan Aktaş, TCDD, Zardanadam




